…:::::SeRzEn!şLeR:::::…

Haziran 18, 2007

Kudüs Gecesi olayının arka plânı

Filed under: Köşe Yazarları — serzenis @ 9:07 am

28 Şubat döneminde, tankların “demokrasi” üzerinden geçildiği dönemde yaygarası kopartılan bir gün vardı. Kudüs Gecesi’nin yapıldığı gün. O günlerde Milli Görüşçü arkadaşlarımız bilmeden Nureddin Şirin’e kızmış ve kendisinin Milli Görüş’e zarar verdiğini söylemişlerdi. Peki olayın aslı ne? Nureddin Şirin’in velfecr.com’da Milli Görüş’ün Siyonizmle hesaplaşması başlıklı yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

 Türkiye siyaset sahnesinde birbirinin zıddı olarak iki güç ve iki irade hep var ola gelmiştir; bunlardan ne biri ötekinden, ne öbürü berikinden el çekmemiş, aralarında uzlaşma ve ve buluşma hiç bir zaman da olmamıştır: bu iki güç ve irade, “Milli Görüş” ve “Siyonizm”dir…Milli Görüş misyonunun Türkiye sahnesine siyasal bir güç olarak çıkmasından bu yana, çok yönlü ve amansız bir mücadele de varlığını göstermiş, siyonizm sahip olduğu tüm uluslararası güçlere, ülkemizdeki uzantıları ve işbirlikçilerinin tüm komplo, kuşatma ve baskılarına rağmen “Milli Görüş” misyonunu etkisiz kılamamış, aksine Milli Görüş, ülkemizde ve tüm İslam dünyasında siyonizme karşı yükselen direniş bilincinde ateşleyici bir motor rolü görmüştür…

Bir çok defa siyasal baskılarla siyasal alandan tasfiye edilmek istenen ve son olarak da egemen statüko tarafından seçimlere girmesine izin verilmeyen “Milli Görüş lideri Necmeddin Erbakan”ın sekseni aşkın yaşına rağmen tüm zindeliğini muhafaza etmesi; nicelerinin yolun başlarında veya ortalarında yorulup savrulduğu bir ülkede, dinamizminden ve gayretinden hiç bir şey kaybetmemesi, ancak onun “siyonizmle hesaplaşma iradesi”nin keskinliği ile izah edilebilir…

40 yıl öncesinde “siyonizmle mücadele” konusundaki ses tonu ve vurgusu ne ise, şimdi de aynı olan Sayın Necmeddin Erbakan’ın bu ülke insanlarına bırakacağı miras da kuşkusuz, “siyonizm var oldukça mücadelenizden asla dönmeyin!” tavsiyesi ve vasiyeti olacaktır; çünkü o, Filistin’de siyonist bir rejimin kuruluşuna öncülük eden Theodore Herzl’in bugünkü yoldaşlarının karşısında Sultan 2. Abdulhamid’in yolunu sürdürme noktasında, bu siyonist varlığın ortadan kalkması için tarihi bir misyon üslenmiştir…

Bugün bu gerçek yeterince anlaşılmamış olsa da, gelecek nesiller siyonizme karşı mücadelenin tarihini okuduğunda, Sayın Necmeddin Erbakan’ın bu kanser tümörüne karşı müslümanların bilinçlenmesindeki önder konumunu görecek, belki bugün kadrini bilemese de yarın onu hayır ve minnetle anacaktır…

Siyonizme karşı mücadele, sadece işgal altındaki Filistin topraklarının özgürleşmesi iradesine bağlı bir savaş değildi. Kuşkusuz ki, Filistin İslam toprakları ve 40 yıldır siyonistlerin işgali altında bulunan Kudsu’ş Şerif ve Mescid-i Aksa’nın işgalden kurtarılması her bir müslüman için en büyük bir vazifedir; dünyanın her neresinde bulunursa bulunsun her bir müslümanın bu sorumluluğu üslenerek siyonizme karşı mücadele sahnesinde yer alması ilahi bir vazife olarak omuzlarında durmaktadır.

Ancak Osmanlı sonrası Anadolu İslam toprakları üzerindeki şeytani planlar, bu ülkenin İslami kimliğinin tahrip edilmesi, bu İslam topraklarının emperyalist-siyonist sultacıların egemenlik ve çıkar zeminine dönüştürülmesi, özelde de Anadolu topraklarının bir bölümünü de içine alan “büyük İsrail projesi”nin gerçekleştrilmesi hesaplarının önünde, milli bir önder olarak ortaya çıkan Necmeddin Erbakan, emperyalist-siyonist tüm saldırganlıklara karşı Anadolu’nun ve bu vatanın İslami kimliğinin savunucusu olmuştur. Karşılaştığı tüm zulüm ve haksızlıklar da hep bu duruşunun bir bedeli olarak karşısına çıkarılmıştır…

Kader- İlahi’de ne yazılıdır bilinmez ama, siyaset sahnesinde belki bir daha yer alamayacak olan Sayın Necmeddin Erbakan’ın yaktığı meşale ışığında yürüyecek nesilleri siyaset sahnesine kazandırarak, “siyonizmle hesaplaşma” iradesini kalıcı hale getirdiğinden, Kudüs’ün özgürleşmesi davasının bu kadrolarla yoluna devam edeceğinden hiç bir kuşku yoktur…

28 Şubat’ın üzerinden on yıl geçti… Sincan’daki “Kudüs Günü” programından dolayı, 17 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılıp 8 yıl kadar cezavinde kalarak tahliye olmamızın üzerinden de 4 yıl geçmek üzere…

Burada birçok kişinin aksini düşündüğü bir gerçeği artık paylaşmak istiyorum. 

İlk olarak, Ramazan ayının son Cuma gününde, Fatih camisinin avlusunda düzenlediğimiz “Kudüs Günü” programı üzerine, 21 Ekim 2006 tarihli Zaman gazetesinde Mükremin Albayrak imzasıyla çıkan habere kısaca değinmek istiyorum.

Haberde hakkımızda şöyle yazıyordu:

“Ankara Sincan’da 1997 yılında düzenlediği ‘Kudüs Gecesi’ ile 28 Şubat sürecinin başlangıcında etkili olan Nurettin Şirin, dün cuma namazı sonrasında Fatih Camii’nde Kudüs Günü düzenledi.”

Bu haberin yayınlanmasından sonra gazetenin ilgili sayfasının editörünü telefonla arayıp, niçin böyle bir haber yaptıklarını sorarak buradaki açık ithamdan dolayı düzeltme yapmalarını istedim. Çünkü burada açıkça “provakatör yine sahnede” anlamına gelen bir niteleme vardı. Bunu bir şekilde düzelteceklerini söyledilerse de bugüne kadar böyle bir şey olmadı…

Yine sitedeki bir yazımızla ilgili olarak, bir kardeşimiz yazdığı yormunda, sözkonusu Kudüs Günü programı ile 28 Şubat sürecine, sonuçta da Refah Partisi’nin kapanmasına sebep olmakla suçlamıştı bizi.. Bizi bu şekilde suçlayan o kardeşimize hitaben yeri gelince bu konuya açıklık getireceğimi belirtmiştik…

Yine Milli Görüş camiasında da belli ölçüde bu yönde kanaat ve yargılar olduğunu duyuyor, öğreniyorum. 

Şimdi:

31 Ocak 1997 tarihinde Ankara’da Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen programa konuşmacı olarak davet edilmiştim. Aslında bu programın asıl konuşmacısı Sayın Abdurrahman Dilipak idi, Abdurrahman ağabey ses kısıklığı dolayısıyla programa gidememiş, bir bakıma ben onun yerine programda konuşmacı olmuştum.. (O programda yaptığımız konuşmayı da müsait bir zamanda burada yayınlarız inşallah)

O sırarada günlük olarak yayınına başlayan Selam gazetesinde haber müdürlüğü ve köşe yazarlığı yapıyordum; evim gazete binasının 150 metre kadar uzağında olmasına karşın işlerin yoğunluğundan eve gidecek vakit bile bulamıyordum.

Ankara’daki Kudüs günü programına davet edildiğimde, işlerin yoğunluğundan dolayı gitmek istemesem de, ancak Kudüs ile ilgili program olduğu için, “Kudüs ve Filistin davasının hatırı”na yoğun iş temposunun arasında, gazetenin sahibi olan Hasan Kılıç ağabeye bile haber vermeden Ankara’daki programa gittim ve programdan sonra sabahın erken vakitlerinde uçakla İstanbul’a dönüp gazetedeki çalışmalarıma başladım.

Ankara’daki Kudüs Günü programı ile ilgili kurulan senaryo gereği, hemen ertesi gününden itibaren kartel medyası ve televizyonlarında yoğun bir Kudüs Günü karşıtı yayınlar başlatıldı. Daha önce, ülkenin çeşitli alimlerine ve kanaat önderlerine Başbakanlıkta verilen iftar dolayısıyla ağır bir hücuma uğrayan Refah Partisi bu kez, Sincan’daki Kudüs Günü programı dolayısıyla tam bir hedef tahtasına oturtulmuştu. Siyonist güdümlü kampanyanın okları doğrudan Rafah-Yol hükümetine yönelmişti. Çünkü Tel Aviv’in siyonist şefleri Refah-Yol hükümetinin ne pahasına olrusa olsun yıkılmasını istiyordu….

Programdan 4 gün sonra, Sincan caddelerine tankların çıkmasıyla, ülke tam anlamıyla bir darbe sendromuna sürüklendi: “Sincan Kudüs Günü” dolayısıyla Refah Yol hükümetine, Erbakan Hoca’nın başbakanlığına silah doğrultulmuştu; Nitekim 24 gün sonra MGK toplantısında 28 Şubat kararları alınmış ve Refah-Yol hükümetine dayatılmıştı…

Bu dört gün boyunca bütün kartel medyası Kudüs Günü programından dolayı Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız ile İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Bakıri’yi hedef gösteriyordu; onların konuşmaları çarpıtılarak sunuluyor, sanki programda Türkiye’nin laik yapısına yönelik bir kalkışma varmışcasına gündem oluşturuluyordu…

5 Şubat günü öğleden sonra gazeteye Ankara’dan bir telefon geldi. Telefonla arayan kişi Belediye Başkanı Sayın Bekir Yıldız idi. Kendisini sadece programda gördüğüm ve ayak üstü selamlaşmaktan öte hiç konuşmadığım ve daha önce de tanımadığım Sayın Bekir Yıldız, benimle görüşmek istediğini belirtince, santraldaki arkadaş telefonu bana bağlayarak durumu bildirdi.

“Buyrun başkanım”, deyip karşılaştıkları haksızlıktan dolayı geçmiş olsun ve esenlik dileklerimi ilettikten sonra, Sayın yıldız salonda asılan ve üzerined çokça yaygara kopartılan afiş ve pankartlarla ilgili olarak, “Nureddin kardeş, bu afiş ve posterler başımıza iş aştı. Bizi sıkıntıya sokacağa benziyor, bunları sen üzerine alır mısın?” şeklinde bir talepte bulundu. Ben de hiç tereddüt etmeden “Elbette, kim ne diyorsa afiş ve pankartların benim tarafımdan getirildiğini söylersiniz” dedim…

Talebine olumlu cevap vermeme sevinen Sayın Bekir Yıldız teşekkür ederek telefonu kapattı. 1 saat geçmemişti ki bu kez Hürriyet gazetesinin Ankara temscilcisi ya da muhabiri olan bir bayan aradı. Sincan’da Bekir Yıldız’a ulaşmak isteyen gazeteciler onun pşinde koşuyordu. Bekir Yıldız, afişler konusunda benden aldığı cevabı gazetecilere ileterek, Şehid Abbas Musavi, Şehid Fethi Şekaki, Şehid Yahya Ayyaş ve Şehid İmam Musa Sadr‘ın posterlerinin benm tarafımdan programa getrilp asıldığını söylemişti.

Bunun üzerine vakit geçirmeden beni arayan Hürriyet gazetesi muhabiri, durumu bana sorunca, “evet o afişler bize ait, düzenlediğimiz çeşitli programlarda kullanıyoruz” diyerek bu yöndeki çalışmalarımız hakkında kısa bir bilgi verdim.

Ertesi gün Hürriyet gazetesinde bu görüşmenin haberi yayınlanınca, Ankara DGM savcısı Yarbay Nuh Çetinkaya hakkımızda derhal gözaltına alma kararı çıkararak İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şübesi’ne bildirdi…

Hakkımızda verilen bu karardan haberimiz yoktu, ama böyle bir gözaltı olacağını da bekliyordum. Gazetedeki normal mesaimizi sürdürdüğümüz sırada, bir dotumuz telefonla arayarak, hakkımızda gözaltına alınma kararının çıktığını ve bunu Kanal 6 televizyonunda alt yazı şeklinde gördüğünü söyleyince “böyle bir karar çıkacağını bekliyordum, hayırlısı olsun!” dedim ve çalışmalarıma devam ettim..

Gazetede haber müdürü olarak çalıştığım için sürekli ajans haberlerini takip ediyordum; Anadolu Ajansı’ndan da gözaltına alınma kararı ile ilgili haberin geçtiğini görünce, muhabir arkadaşlara biraz işlerini hızlandırmalarını söyledim; çünkü polisler gelinceye kadar üzerimde olan işleri tamamlamak istiyordum…

Bir saat geçmeden İstanbul terörle Mücadele şübesinden polisler geldi ve hakkımızdaki gözaltı kararından dolayı götürüleceğimi söylediler. Ben de onlara, “tamam zaten sizi bekliyordum, şurada az bir iş kaldı, onları da bitireyim de sonra gideriz!” dedim ve bir süre polisleri beklettim. Vakit biraz geçince bu kez “Hadi be Nureddin, iftar vakti yaklaştı, daha iftar yapacaz!” deyince “tamam geliyorum!”dedim ve gazetede bulunan bir arkadaşımıza aşağıdaki konfeksiyon dükanlarınının birinden alt-üst kalın bir aşofman almasını istedim; çünkü soğuk kış mevsiminde daha önceki tecrübelerimizden dolayı nezarethanelerde üşümemek istemiştim…

Aşofmanlar gelip giyindikten ve gazetedeki arkadaşlara veda ettiten sonra polislerle birlikte İstanbul Vatan’daki emniyet müdürlüğüne götürülüp orada sabahladık, öğle vakti Ankara’dan gelen üç kişilik polis ekisine teslim edilip Ankara’ya doğru yola koyulduk..

Ankara Emniyet Müdürlüğü terörle Mücadele şübesine götürüldüğümüzde, beni ilk olarak bir salona götürüp afiş ve pankartlar hakkında bilgi aldılar. Ben de afişler hakkında bilgi verdim: Şehid Fethi Şekaki için “Mossad ajanları tarafından Şehid edilen Filistin İslami Cihad Hareketi lideri” dedim. Şehid Yahya Ayyaş için “Siyonizme karşı Filistinli mücahidlere komutanlık eden mühendis lakaplı silahlı direniş lideri” dedim. Seyyid Abbas Musavi için “siyonistler tarafından ailesiyle birlikte füzeyle şehid edilen Hizbullah hareketi lideri” dedim, İmam Musa Sadr için de, “siyonist İsrail rejimine karşı silahlı direnişi savunan ilk İslami liderlerden biri” dedim…

6 gün nezarette kalıp sorgulandıktan sonra 13 Şubat 1997 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkartıldık, polise verdiğim ifadeleri savcılıkta da tekraladım, nöbetçi mahkemeye çıkartılıp tutuklandık ve Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı cezaevi’ne konduk…

Artık savunma aşamasına geçilecekti; avukatlar gelmeye başladı. Sağolsun birçok avukat gönüllü olarak savunmamıza katılmak istiyordu. Ancak İstanbul’den gelen avukatlarımız bunu 3 ile sınırladı. Belediye Başkanı ve diğer belediye görevlileri için ise Ankara’dan avukatlar savunmaya katılmıştı…

Hakkımızda iddianame hazırlanmış,  “propaganda yoluyla Lübnan Hizbullah örgütüne adam kazandırma” isnadıyla, yasa dışı örgüt üyesi olmaktan cezalandırılmak isteniyorduk..

Avukatlarla savunma konusunu konuşurken onlara şunu söylemiştim:

“Siz de biliyorsunuz ki bu davanın hukuki bir zemini ve dayanağı yok. Tamamen siyasi ve Refah-Yol hükümetine yönelk siyasal bir linç operasyonu. Onun için sizden şunu istiyorum: Ben bu davada suç unsuru olarak gösterilen her ne varsa onları üzerime alacağım ve mahkemede Kudüs davası, Kudüs şehidleri, Hamas, Hizbullah ve Filistin İslami Cihad hareketleri ile ilgili siyasi savunma yapacağım. Bu davanın Refah Partisi’nin sırtından düşmesi için elimden gelen ne varsa onu yapmak istiyorum. Çünkü burada siyonistlerin Refah’a yönelik bir komplosu sözkonusu. Eğer bir taş Refah’ın göğsüne değecekse, o taş benim göğsüme değsin de siyonistler burada amacına ulaşamasın..! Siz de hukuki zeminde gereken savunmanızı yaparsınız…!”

Bu minval üzere duruşmalara girdik, ben söylediğim üzere siyasi savunma yaparak, Kudüs davasının ve Kudüs’ün özgürlüğü yolunda destansı bir mücadele veren Hamas, Hizbullah ve Filistin İslami Cihad hareketlerinin önem ve değeri üzerinde durdum…

Göstermelik duruşmalar devam ederken, son karar duruşmasından önce, mahkemeye dilekçe gönderip duruşmalardan vareste olmamı istedim, ‘nasıl olsa hüküm giyeceğimden bari yatacağım yeri önceden hazırlayayım’ diyerek, müslüman siyasilerin bulunduğu Bandırma Cezaevi’ne sevkimi çıkardım. Bandırma cezaevine vardıktan 10 gün sonra karar duruşması yapıldı ve 17 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldık, elhamdülillah..

Şimdi:

Tekrar başa dönecek olursak, hem Zaman gazetesinin sözkonusu haberine, hem de bazı kardeşlerimizin “28 Şubat’a ve Refah Partisi’nin kapatılmasına sebep olma” suçlamasına biraz olsun cevap vermiş olduk…

Verilen ceza umrumda değildi, isterlerse müebbet versinlerdi. Belki bunu da vermek istiyorlardı ama, TCK’daki ilgili hükümlerden en fazla bunu çıkarabilmişlerdi..

Benim açımdan önemli olan, İslam’ın ve müslümanların en azılı düşmanı ve asrımızın belası siyonist düşmanın Türkiye üzerinde ve Refah-Yol hükümetini yıkma özelinde şeytani planlarına bedeli her ne olursa olsun mümkün olduğunca engel olabilmek, siyonizme karşı mücadele ateşine gücüm yettiğince rüzgar verebilmekti…

Bağışlayın, bir köşe yazısı yazalım derken, konulara dalıp gittik…

Tekrar başa dönelim..

Benim Refah Partisi ile organik anlamda bir ilişkim olmamıştı, ancak “Refah-Yol hükümeti”ni siyonist düşmana karşı dünya müslümanları için “çok önemli bir direnç noktası” olarak görüyor, “siyonistleri en çok rahnatsız eden kişi”nin de Milli Görüş lideri ve dönemin Başbakanı Necmeddin Erbakan olduğunu biliyordum. Siyonistler bir yırtıcı hayvan gibi Milli görüşe bu denli azgınca yüklenmişken bizim de bu saldırganlık karşısında bir sorumluluğumuz olduğunu ve yarın Ruz-i Mahşer’de bunun hesabını vereceğimizi düşünerek, zorlu ve sıkıntılı geçecek zindanlara “eyvallah” ettik…

40 yıl öncesinde Milli Görüş vardı, 10 yıl öncesinde Milli Görüş vardı; 10 yıl sonra da, 40 yıl sonra da var olacak.. Tarihin temel yazgısı hakk-batıl savaşı devam ediyor. Siyonistlerin Milli görüşe karşı savaşı da. Buna mukabil Milli Görüş’ün siyonizme karşı direnci de..

81 yaşındaki Necmeddin Erbakan’ı siyaset sahnesi dışına iterek belli bir hedefini gerçekleştireceğini sanan siyonistlerin ve ülkemizdeki uzantılarının, 22 Temmuz’daki seçimlerde Milli Görüş kadrolarından bir kez daha ağızlarının paylarını alacaklarını ümit ediyor; siyonizme karşı mücadele bayrağını ellerinden bırakmayan bütün kardeşlerime Allah Tebareke ve Teala’dan başarı ve esenlikler diliyor; siyonizme karşı mücadele ateşini tutuşturan ve bu ateşin sönmesine fırsat vermeyen Milli Görüş lideri Sayın Necmeddin Erbakan Hoca‘ya da şükran ve minnettarlığımı sunarak uzun ve sağlıklı ömürler diliyor, Kudüs’ün özgürleştiği günlere ulaşmasını yüce Mevla’dan niyaz ediyorum..

“Hak geldi, batıl zail oldu” Siyonizm yok olmaya mahkümdur…

Nureddin Şirin /  www.velfecr.com

Reklamlar

3 Yorum »

  1. sa.erbakan hocamdan ve sizin gibi siyonizme karşı canı pahasına mücadele edenlerden allah razı olsun.bizlerde sizlerin ve erbakan hocanın arkasında canımız pahasına duracağız.hak geldi batıl zail oldu.

    Yorum tarafından mustafa — Haziran 20, 2007 @ 9:12 am | Cevapla

  2. allah var sorun yok.hasbunallah venigmel vekil

    Yorum tarafından hattab — Ekim 15, 2008 @ 2:14 pm | Cevapla

  3. s.a bu konu hakkında kafamda soru işaretleri vardı saolun kalmadı ama bazı arkadaşlar bu 28 şubat olayının sorumlusu olarak hala refah partisini görmekte ve suçlamakta bu kişilere Rabbim doğru yolu gösterir inşallah sizdende Allah razı olsun

    Yorum tarafından sude — Ocak 26, 2009 @ 4:35 pm | Cevapla


RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: