…:::::SeRzEn!şLeR:::::…

Aralık 28, 2006

Öğretmen Kubilay İlkokulu’ndan Mezun Olmak!

Filed under: DENEMELER — serzenis @ 1:28 pm

                      İsmail Kılıçarslan – cemaat.com

 

Tüm memleket sathında, ismi aynı olan sanırım yirmi kadar okul var. Ama ben, Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde olanından mezun oldum. 1987 yılında. Okulumun o zamanki adı “Öğretmen Kubilay İlkokulu” idi. Şimdi, “Öğretmen Kubilay İlköğretim Okulu” olmuş.

İlkokul hayatım, ne yazık ki hatırı sayılır “travma”larla doludur. Bir çoğunu hatırladıkça hala hüzünlenirim. Örneklere geçmeden önce, okulumuzun o yıllardaki sosyolojik yapısını biraz anlatmakta fayda var.

Yenimahalle’nin hem 8. durak ve çevresinde oturan “eğitimli memurların çocukları”na, hem de Güzelyaka Mahallesinin “Anadolu çocukları”na aynı anda eğitim veren bir okuldu Öğretmen Kubilay. Ben, “Güzelyakalı”ydım. 11. duraktan Yenimahalle’nin merkezine inen upuzun cadde, iki dünyayı birbirinden ayıran bir nehre benziyordu o yıllarda. Caddenin okula yakın sol tarafında şehirlilik, bürokrasi, memuriyet, zenginlik gibi kavramlar belirleyiciyken; caddenin sağ tarafında Anadolu, esnaf, işçi, fakirlik, eğitimsizlik gibi kavramlar hükümfermaydı.

Okulumuzun tamamına yayılmış bir uygulama değildi şüphesiz; ama öğretmenimiz Necla Hanım, bu ayrıma fena halde itibar eden bir tipti. Öyle ki, Güzelyakalı ve “fakirlik”ten sebep beslenme çantası getiremeyen bir arkadaşımıza hakaret üstüne hakaret etmeyi marifet sayıp; o gün annesinin acelesi olduğundan beslenme çantası getirmeyen bir 8. duraklıya pastaneden bir şeyler aldırırdı. Hem de, o beslenme getiremeyen arkadaşımıza yaptırırdı bunu.

“Tersine işleyen sınıf bilinci” tamamdı yani Necla Hanımın! Ortalama bir CHP’li idi anlayacağınız.

3. sınıftaydık. 23 Aralık günü, sabah derse geldiğimizde sınıfımızda bir pano ile karşılaştık. Panoda, Öğretmen Kubilay’ın bir fotoğrafı vardı. Okulun girişindeki kocaman portreden tanıyorduk zaten onu. Ama, bir de başka fotoğraflar vardı. Sakallı, şalvarlı, sarıklı bir takım adamların elleri bağlanmış ve muhtemelen poz vermeye zorlanmışlardı. Hüzünle, acıyla bakıyorlardı. Bir başka fotoğrafta yaşlı ve nur yüzlü bir ihtiyarın fotoğrafının altında “Menemen hadisesinin tertipleyicisi Şeyh Esad” yazıyordu. Bir başka fotoğrafta da üzerinde “la ilahe illallah” yazan bir yeşil sancak vardı. Bir adam tutuyordu sancağı.

Sancak, bildiğimiz; camide gördüğümüz o sancaktı. Şeyh Esad, doğrusu bu ya, o şalvarı ve sarığıyla ilk bakışta dedeme benziyordu. Diğer fotoğraftakilerse, babamın arkadaşlarına.

Necla Hanım, anlatmaya başladı. Cumhuriyet’in ne pahasına kurulduğunu, bu adamların “başı ezilmesi gereken yobazlar” olduğunu, “Öğretmen Kubilay’ın Cumhuriyet’in değerlerini savunurken şehit düştüğünü” falan anlattı. Şu cümleyi de net hatırlıyorum: “Şeriat saçmalığı için Menemen’de Kubilay’ımızın başını kör bir bağ bıçağıyla kestiler.” İyi; ama bu adamlar babama ve dedeme benziyordu. Ve ne babam, ne de dedem; kimseyi kesmezdi.

Sonraki sene, Necla Hanım, beni okul bahçesinde demir paraları elimde evirip çevirirken yakaladı. Paralar, İran parasıydı ve tır şoförü olan bir komşumuzdan almıştım. Necla Hanımdan “sen irticacı mısın” şeklinde bir nutuk ve hatırı sayılır bir tokat yemiştim.

Ve sonraki sene. İslam Dergisini okumaya başladığım, mahalledeki caminin altında kalan üniversiteli ağabeylerden çokça etkilendiğim sene. Necla Hanım, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’nde; akla hayale sığmayacak vahim hatalar yapıyor. “Allah bir hadisinde der ki” deyip Hz. Ali’ye ait bir sözü naklediyor mesabesinde vahim hatalar… Parmak kaldırıp, öğretmenimizin bozuk din algısını düzeltmeye çabalıyorum. Yediğim okkalı tokat, yanıma kar kalıyor. Öyle ki, Necla Hanımın upuzun, kıpkırmızı ojeli tırnaklarının kalıbı çıkıyor yüzüme.

Gene o sene. Narman’la birlikte beşinci ders bitince hızlı hızlı 9.Duraktaki camiye koşuyoruz Cuma için. Anca yetişiyoruz. Bu namazlardan birinde, şimdi ismini hatırlayamadığım sevgili okul müdürümüz bizi görüyor. Başımızı okşuyor. Ve şu unutamadığım cümleyi patlatıyor: “Namaz kıldığınızı öğretmeniniz bilmesin tamam mı?”

Belki, yukarıda anlattığım şeylerin benzerlerini siz de ilkokulda, ortaokulda, lisede, üniversitede yaşamışsınızdır. Karşınıza bir “Necla Hanım” çıkmış ve babanızı, annenizi, dedenizi aşağıladığının farkına bile varmadan onlara hakaret etmiştir.

Oysa Cumhuriyet; en azından “Mustafa Kemal’in hayalini kurduğu Cumhuriyet” çocuklarını böyle yetiştirmek isteyen bir eğitim biçimi öngörmez. Necla Hanımın, Necla Hanımların öğretmen olduğu bu rejim, Türkiye’ye İsmet İnönü’den ve canları sıkılınca darbe yapanlardan mirastır ne yazık ki! Başbakan, Mustafa Kemal’den “İslamcılık dozu yüksek” bir alıntı yapınca alkışlamayan; ama 28 Şubat’ta “Onuncu Yıl Marşı”nı eli patlayana kadar alkışlayan ikiyüzlü zihniyettir bu zihniyet.

İşte bu zihniyetin ürettiği nesiller, arkadaşlarına tecavüz etme nedenlerini “biz büyüklerimizden böyle gördük” diyerek açıklıyorlar. İşte bu zihniyetin eğittiği nesiller, Mustafa Kemal’i “popstar”, Türkiye’yi “real-time strateji oyunu”, bağımsızlığı “gay bara gidebilme serbestisi” zanneden bir gerzekler güruhu olarak sürdürüyorlar yaşamlarını.

Ben mi? Beni Necla Hanım değil; dedem ve dedeme benzeyen o adamlar eğitti şükürler olsun. “Eğitim zayiatı”yım, “üretim hatası”yım yani.

Onun için bu toprakların geçmişine, medeniyetine, bağımsızlık savaşına, dinine, insanlarına, meyvelerine, havasına, suyuna aşığım. Onun için bir Müslüman-Türk’ün kurbanını niçin Nijerya’da kestirmek istediğini anlayabiliyorum.

Onun için gencecik bir Türk evladı olan Öğretmen Kubilay’ın “rejimi korurken” değil, Serbest Fırka-Halk Fırkası çekişmesinde tertiplenen “iğrenç bir komplo”da vurulup düştüğünü biliyorum. Onun için “Derviş Mehmet” denilen it oğlu itin “şeriatçı” falan değil “aşağılık bir esrarkeş” olduğunu biliyorum.

Reklamlar

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: